İDE Akademi | Fıkıh ve Fıkıh Usulünde Kurucu Metinler

Prof. Dr. Ahmet Temel hocamız, bu haftaki dersinde İmam Şâfiî’nin er-Risâle adlı eserinde yer alan beyân bahsini ele aldı. Ders boyunca Kur’an’ın hükümleri açıklama biçimleri, Sünnet’in bu açıklamadaki konumu ve içtihadın şer‘î hükümlere ulaşmadaki yeri üzerinde duruldu.

Fıkıh usulü tarihinde günümüze ulaşan ilk eser olarak kabul edilen er-Risâle, sonraki dönemlerde sistematikleşen usul literatüründen farklı olarak henüz terim ve tasnifleri bütünüyle yerleşmemiş bir dönemin ürünüdür. Bununla birlikte İmam Şâfiî, önceki fıkıh metinlerinde meseleler ve rivayetler üzerinden takip edilebilen usulî yaklaşımları doğrudan teorik tartışmaların konusu hâline getirmiştir. Eserin fıkıh usulü tarihindeki belirleyici etkisi, haber-i vâhidin sünnet değeri taşıdığının temellendirilmesi, içtihadın kıyasla sınırlandırılması ve şer‘î bir hükmün mutlaka delile dayandırılması gerektiğinin teorik bir ilke hâline getirilmesidir. İmam Mâlik’in Medine ehlinin amelini önceleyen yaklaşımına ve Kûfe fakihlerinin rivayetlerin kabulünde başvurdukları ilave ölçütlere karşılık İmam Şâfiî, güvenilir bir senetle Hz. Peygamber’e ulaşan haber-i vâhidin başlı başına delil değeri taşıdığını savunmuştur. Hicrî üçüncü asrın hadis ilminin altın çağı olarak nitelendirilmesi tesadüf değildir. İmam Şâfiî’nin haber-i vâhidin delil değerine ilişkin geliştirdiği teorik yaklaşım, bu dönemde hadis ilminin kazandığı merkezî konum ve ehl-i hadis anlayışının güçlenmesiyle yakından ilişkilidir. Bu yaklaşım, aynı zamanda Hanbelî mezhebinin teşekkül edeceği ilmî zeminin oluşmasına önemli katkı sağlamıştır. İmam Şâfiî’nin içtihadı kıyasla sınırlandırması ve delilsiz hüküm verilemeyeceği yönündeki ısrarı, özellikle istihsana yönelttiği eleştirilerde belirginleşmektedir. Şer‘î hükmün kişisel tercih veya beğeniye değil, Kitap ve Sünnet’e dayanan bir istidlale dayanması gerektiği yönündeki yaklaşımı, Dâvûd b. Ali ez-Zâhirî öncülüğünde gelişen Zâhirîliğin ortaya çıkışında da etkili olmuştur. Bununla birlikte Zâhirîliğin kıyası reddetmesi, Şâfiî’nin delile bağlılık anlayışının sonraki dönemde farklı bir istikamette geliştirildiğini göstermektedir. İmam Şâfiî’nin icmanın kapsamına ilişkin getirdiği sınırlamalar ise icmanın hangi şartlarda gerçekleşebileceği, kimlerin ittifakının icma sayılacağı ve bağlayıcılığının nasıl temellendirileceği gibi meselelerin sonraki fıkıh usulü literatüründe tartışılmasına zemin hazırlamıştır. Böylece er-Risâle, yalnızca kendi döneminin usulî meselelerini ele alan bir eser olmanın ötesinde, sonraki asırlarda farklı fıkıh ekollerinin delil ve yöntem anlayışlarını geliştirdikleri temel metinlerden biri hâline gelmiştir.

er-Risâlenin Beyân bahsinde İmam Şâfiî, şer‘î hükümlerin farklı yollarla açıklanmasını beyanın çeşitli türleri üzerinden temellendirmektedir. Hac sırasında üç, dönüşte yedi gün oruç tutulmasını bildiren ayette toplamın ayrıca on gün olarak belirtilmesi ve Hz. Mûsâ’ya verilen otuz geceye on gece eklenerek sürenin kırk geceye tamamlanması, Kur’an’ın hükmü yalnızca bildirmekle kalmayıp açıklığı pekiştirdiği örneklerdir. Bu örnekler üzerinden beyanın en açık derecesi ortaya konulurken hükmün farziyetinin Kur’an’da bildirilip uygulama biçiminin Sünnet’e bırakıldığı durumlar da ayrı bir kategori olarak değerlendirilmektedir. Namazın vakitleri ve rekâtları ile abdestin uygulanışına ilişkin ayrıntılar, Hz. Peygamber’in sünnetinin Kur’an’da bildirilen hükümleri nasıl açıkladığını göstermektedir. Bunun yanında Kur’an’da doğrudan hükmü bulunmayan meselelerde Sünnet’in başlı başına hüküm bildirmesi de beyanın kapsamına dâhil edilmektedir. İmam Şâfiî’nin Kur’an’da geçen hikmet kavramını Sünnet’le ilişkilendirmesi ve Hz. Peygamber’e itaati Allah’ın emrine dayandırması, Sünnet’in bu otoritesini temellendirmektedir. “İzâ sahha’l-hadîsü fe-hüve mezhebî” (إذا صح الحديث فهو مذهبي), yani “Hadis sahihse mezhebim odur.” şeklinde nakledilen sözü de İmam Şâfiî’nin sahih rivayete atfettiği delil değerini yansıtmaktadır.

Beyânın bir diğer boyutunu oluşturan içtihat, İmam Şâfiî tarafından Şâri‘in kullarına bıraktığı ve onları sorumlu tuttuğu bir alan olarak açıklanmaktadır. Kâbe’yi doğrudan göremeyen kişinin kıble yönünü belirlemek için güneşten, yıldızlardan ve diğer işaretlerden yararlanması, içtihadın yalnızca bir imkân değil, dinî yükümlülüğün yerine getirilmesinde başvurulması gereken bir yöntem olduğunu göstermektedir. Kıbleyi araştırarak namaz kılan kişinin sonradan yönü yanlış belirlediğinin anlaşılması da bu çerçevede değerlendirilmiş; usulüne uygun bir çabayla ulaşılan zannî bilginin dinî sorumluluğun yerine getirilmesinde değer taşıdığı üzerinde durulmuştur. İhram yasaklarının ihlalinde denkliğin belirlenmesi ve adalet sahibi kişilerin değerlendirmesine başvurulması gibi örnekler de hükme ulaşmanın delile dayalı bir araştırmayı gerektirdiğini ortaya koymaktadır. İmam Şâfiî, kıyası Kitap ve Sünnet’teki delillerle uygunluk kurarak hükme ulaşmanın yöntemi olarak temellendirirken içtihadı da bu çerçevede sınırlandırmaktadır. er-Risâlede yer alan “Peygamber dışında hiç kimse istidlalde bulunmaksızın bir şey söyleyemez.” ilkesi, bu yaklaşımın temelini oluşturmaktadır. Böylece İmam Şâfiî, şer‘î hükümlerin kişisel beğeni ve tercihlerle değil, delillerin belirli bir usul içerisinde değerlendirilmesiyle temellendirilmesi gerektiğini ortaya koymakta; beyân teorisi aracılığıyla Kur’an, Sünnet ve içtihadın hükme ulaşmadaki yerini bütünlüklü bir çerçevede açıklamaktadır.