İDE Akademi | Klasik Sosyoloji Kurucu Metinleri

Prof. Dr. Alim Arlı’nın bu haftaki dersi, sosyal bilimsel düşüncenin doğuşunu, klasik metinlerin mahiyetini ve yöntemsel temellerini anlamlandırmaya yönelik son derece kapsamlı bir teorik analiz sundu. Dersin temel problematiği olan “Klasik nedir?” sorusu, bilimsel disiplinlerin ontolojik ve epistemolojik sınırlarını çizmek için bir nirengi noktası olarak ele alındı. Doğa bilimlerinde klasik metinler zamanla aşılarak bilim tarihinin bir parçası haline gelirken; felsefe, edebiyat ve tarih gibi “humanities” (beşeri bilimler) alanında metinler kendi bilme geleneğinin yapı taşlarıdır. Sosyal bilimlerde ise klasik metinler yalnızca tarihsel birer belge değil, günümüz toplumsal dünyasını anlamak için yeni bir konsept haritası sunan ve her okunduğunda yeni bir “turning point” (dönüm noktası) işlevi gören otorite metinlerdir. Bir sosyal bilimcinin dünyayı salt bir veri yığını veya bir “Excel dosyası” olmaktan çıkarıp anlamlandırabilmesi için, doğa bilimlerinin ampirik geleneği ile beşeri bilimlerin metinsel-hermeneutik geleneğini birleştiren çift yönlü bir yöntemsel alet kutusuna (avadanlık) ihtiyacı vardır. Yöntemsel temeller inşa edilirken, doğa bilimleri Newton ve Lavoisier gibi isimlerle mekanizmacı, biyoloji üzerinden ise organizmacı bir yöntemsel “ikili” yapı kurmuştur. Felsefe Descartes, Immanuel Kant ve David Hume gibi isimlerle rasyonalist ve ampirist gelenekleri şekillendirmiş; tarih ise Ranke öncülüğünde metin tetkiki ve “narrative-based” (anlatıya dayalı) yöntemsel usulleri benimsemiştir. Sosyal bilimlerin bu mirası devralıp geliştirirken felsefeden büyük kopuşunu gerçekleştirmesinde Emile Durkheim kilit bir rol oynamıştır. Bu yöntemsel inşanın nesnelci ve pozitivist damarında John Stuart Mill’in bilimsel yöntemin kurallarına dair metinleri belirleyici olurken, insan toplumlarının doğa gibi incelenemeyeceğini savunan öznelci kanatta William Whewell ve Wilhelm Dilthey öne çıkmıştır. Arlı, bu tartışmalar ışığında çağdaş sosyolojinin köklerinin Karl Marx, Emile Durkheim ve Max Weber’e dayandığını; Adam Smith’in ekonomi politikteki öncü rolü, İbn Haldun’un modern öncesi dönemdeki muazzam sosyolojik vizyonu ve Georg Simmel’in alternatif yaklaşımları ile birlikte bu isimlerin sosyal bilimin kanonunu oluşturduğunu belirtmiştir. Özellikle Karl Marx ve Friedrich Engels’in ortak metni olan Alman İdeolojisi’nde ve Ludwig Feuerbach eleştirilerinde tarihsel yöntemin üretim ilişkileriyle nasıl harmanlandığı, Weber’in “etik tarafsızlık” ve “olgu-değer ayrımı” ile anlamacı sosyolojiyi nasıl kurduğu bu dönüm noktalarının en açık örnekleridir.

On dokuzuncu yüzyılda sosyal bilimlerin ortaya çıkışı, sanayi devrimi, kapitalizm, ulus-devletlerin inşası ve Avrupa’nın sömürgecilik faaliyetleri gibi devasa tarihsel krizlerin doğrudan bir sonucudur. Bu dönemde sosyal bilim, başlangıçta Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in ilerlemeci tarih felsefesinin etkisiyle, medeniyeti Avrupa’da zirveye ulaşan tekil bir süreç olarak gören Avrupa merkezci bir anlatı üretmiştir. İlerleyen yıllarda Ludwig Gumplowicz ve Gustav Ratzenhofer gibi teorisyenlerin elinde biyolojik eşitsizliğe dayanan ırkçı teoriler bu zihniyetin bir parçası olmuştur. Ancak sosyal bilim yekpare bir yapı değildir; kendi içinden bu hegemonik anlatıyı eleştiren özgürleştirici dinamikler de üretmiştir. Örneğin Auguste Comte, pozitivizmiyle antik çağın hastalıkları olarak gördüğü sömürgeciliğe ve ırkçılığa karşı tüm insanların eşit olduğu barışçıl bir ütopya sunmuştur. Arlı, II. Dünya Savaşı sonrasında sosyal bilimcilerin biyolojik ve özcü bir hiyerarşiyi dayatan “race” (ırk) ve “racism” (ırkçılık) kavramlarını bilim dışı ilan ederek reddettiklerini; bunun yerine toplulukları kültürel, dinsel ve dilsel ortaklıklarla tanımlayan “etnisite” kavramını merkeze aldıklarını vurguladı. Farklılıkları bir baskı aracına dönüştürmemek ve ırkçılıkla mücadele etmek adına sosyal bilimciler; pasif asimilasyon, ardından bütünleşme ve günümüzde çok kültürlülük teorilerini geliştirmişlerdir. Sosyal bilimlerin bu eleştirel gücü, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dekolonyal hareketlerde açıkça görülmüş; Malcolm X, Martin Luther King ve Kwame Nkrumah gibi siyasi figürler sosyal bilimsel nosyonlardan beslenerek toplumsal eşitsizliklere ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele etmişlerdir.

İnsanın varoluşsal nitelikleri tartışılırken felsefe ve teolojideki önceden kodlanmış, değişmez bir özü ifade eden “fıtrat” veya “human nature” (insan doğası) gibi kavramlara sosyoloji kısmen mesafeli yaklaşmaktadır. Sosyal bilimler, insanı sadece biyolojik bir belirlenimcilikle değil, aynı zamanda sosyal inşa süreçleriyle birlikte biyo-psiko-sosyal bir varlık olarak ele alır. Bu bağlamda, Aristoteles’in insanın tabiatı gereği içtimai bir varlık olduğu yönündeki tezi bilimsel olarak doğrulanmaktadır. Bunun en sarsıcı kanıtı, ormanda veya insan toplumundan izole büyüyen “feral children” (vahşi çocuklar) vakalarıdır. Doğuştan normal bir genetik donanıma sahip olsalar dahi, sosyal etkileşimden mahrum kaldıkları için bu çocuklarda dil becerisi ve ahlaki kavramlar gelişememektedir; zira insan beyni sadece biyolojik değil sosyal bağlamla birlikte etkileşerek gelişen bir organdır. Sosyal bilimin normatif kategorileri tarihsel oluşumunu sorunsallaştırarak ele alması, söz gelimi resmi devlet belgelerinde bile “eğitilebilir geri zekalı” veya “embesil” gibi ötekileştirici etiketlerle anılan bireylerin, günümüzde sosyal bilimlerin ve nörobiyolojinin sorgulamaları sayesinde “otizm spektrumu” içinde ve “nöroçeşitlilik” (neurodiversity) bağlamında ele alındığı koşulları ortaya çıkarmıştır. Böylece farklı bireyler kapsayıcı, ötekileştirici hiyerarşilerden uzak kavramlarla tanımlanmaya başlanmıştır.

Dersin son bölümünde Scott Gordon’ın “Sosyal Bilimler Tarihi ve Felsefesi” kitabındaki metodolojik yaklaşımlara atıf yapılarak, insan toplumlarını diğer canlı gruplarından ayıran yapısal karmaşıklığa odaklanıldı. İnsan toplumlarının en belirgin özelliği “multi-sociality” (çoklu sosyallik) kavramıyla ifade edilen; bir bireyin aynı anda farklı bir etnik kökene, ülkeye, siyasi partiye, cinsiyete ve meslek grubuna mensup olabilme, yani sayısız toplumsal ağın içinde yaşayabilme kapasitesidir. Bununla birlikte, insan yavrusunun doğada kendi başına hayatta kalamaması ve on beş yaşına kadar yoğun biçimde bakıma muhtaç olması, insanı sadece bedensel bir varlıktan öte, sosyal dünyada inkişaf eden manevi ve kültürel bir varlığa dönüştürmüştür. Sosyal bilimin temel amacı, Platon’un ideal devleti, Thomas More ve Tommaso Campanella’nın ütopyaları, İbn Tufeyl’in Hayy bin Yakzan’ındaki hipotetik zihin deneyleri veya Homeros ve Dostoyevski’nin edebi kurguları gibi “karşı olgusal” dünyalar yaratmak değildir. Aksine, sosyal bilim doğrudan doğruya somut toplumsal dünyadaki düzenlilikleri, mekanizmaları ve nedensellikleri keşfetmeye çalışır; enflasyonun toplumsal yasalarını bulmak veya tarihsel demografide doğurganlık oranlarını etkileyen sınıfsal, kentsel ve ideolojik değişkenleri saptamak gibi. Sonuç olarak sosyal bilim; II. Dünya Savaşı öncesinde Sovyet komünizminin parti ideolojisinde tarif edilen “tarihi maddeciliği” veya Nazi Almanyasının “Ari ırk” arayışları gibi totaliter, mutlakçı ve ideolojik tarih yazımlarına karşı, liberal demokrasilerde “Başka türlü de açıklanabilir mi?” benzeri soruları geliştirerek hızla kurumsallaşmıştır. Sosyal bilim sosyal dünya hakkında ampirik, eleştirel ve çok boyutlu düşünme pratiği ile tek tipçi doktrinleri yıkan ve insan toplumunun süper kompleks varoluşunu teorik bir bütünlük içinde sürekli yeniden sorgulayan bir bilme biçimidir.