İDE Akademi | Akaid ve Kelam Metinlerini Yeniden Düşünmek

Prof. Dr. Osman Demir, İDE Akademi’nin Mütefekkir programı kapsamındaki bu ikinci dersinde, el-Fıkhu’l-Ekber’in uluhiyyet bahislerini merkeze alarak hicri ikinci asrın başında sıfatlar hakkındaki tartışmaların nasıl şekillendiğini ele aldı. Akaid ve kelam metinlerinin ana omurgasının uluhiyyet olduğu, ahiret gibi bahislerin ise tamamlayıcı (mütemmimat) nitelikte kaldığı, hatta birçok kelam metninde ahiretin hiç yer almadığı hatırlatıldı. Dersin başında, kitabın adındaki “fıkh-ı ekber” kavramının kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri itikadi düzeyde bilmesi, yani marifetullah anlamına geldiği vurgulandı. Hocamız, Allah ile Allah tasavvurunun ayrı şeyler olduğunu, tasavvurun yaratılmış, Allah’ın ise yaratılmamış olduğunu söyledi. “Marifetullah mümkündür” ifadesinin aslında “Allah bilinebilir” demek olduğunu, aksi hâlde agnostisizme düşüleceğini vurguladı. Allah hakkında konuşma noktasında tevakkufa bile yer olmadığı, bilinebilirlik meselesinde tereddüt ve şüpheye alan bulunmadığı ifade edildi. Gazâlî’nin el-Maksadü’l-Esnâ’nın girişinde, Allah’ın bir yönden bilinebilir, bir yönden bilinemez olduğunu söylediğine işaret eden Prof. Dr. Osman Demir, bir yönden bilinmesinin yeterli olduğunu, Allah’ın bilinebileceği kabul edilmezse İslami ilimlerin tahsil edilemeyeceğini, çünkü bütün bu ilimlerin Allah’ı tanıtmaya hizmet ettiğini belirtti.

Dersin ilk teorik ekseninde, düşünce tarihinin en önemli paradigma değişimi olarak görülen somut Tanrı’dan soyut Tanrı’ya geçiş yeniden ele alındı. Kur’an’daki ve diğer ilahi dinlerdeki Tanrı’nın kişisel, insan biçimci, güçlü, fail-i muhtar ve kuşatıcı oluşu formülüyle özetlendi ve el-Fıkhu’l-Ekber’in bu geçişte bir ara durak olduğu ifade edildi. Kelamın bedel ödemeyi gerektiren, rahatsız edici bir zihinsel form olduğu, bir şeyi zıddıyla bilmenin esas alındığı, akaidin ise konforlu ve konformist bir alan olduğu belirtilerek akaid-kelam ayrımını bir kez daha hatırlattı. Metindeki sıfat tasnifinin Kur’an ve hadislerde bulunmadığı, tasnifin akademik bir düşünce faaliyeti olduğu, bunun hicri ikinci asrın başında akaid alanındaki bilgi seviyesine işaret ettiği ve benzer tasniflerin erken dönem İbâdî-Hâricî metinlerde de görüldüğü vurgulandı. Metin okumada şehir, yazarın hayat ve eser kronolojisinin bilinmesinin zorunlu olduğu hatırlatıldı. el-Fıkhu’l-Ekber’in muhataplarının Mücessime, Müşebbihe, Mürcie ve Kaderiyye olduğu, henüz kurumsallaşmış bir Mu’tezile’nin bulunmadığı, Vâsıl b. Atâ ve mürtekib-i kebîre tartışmasıyla bu hareketin yeni yeni ortaya çıktığı anlatıldı. “Erken dönem” ifadesinin ilk iki asrı, “ilk dönem” ifadesinin ise (Eş’arîlik açısından) Gazâlî’ye kadar olan mütekaddimin dönemini kastettiği, bu kavramsal titizliğin her mezhep için ayrıca gözetilmesi gerektiği belirtildi.

Halku’l-Kur’ân’ın erken dönemin en yakıcı tartışması ve mihnenin sorgu sorularından biri olduğu hatırlatıldı. Tartışmanın siyasi, ideolojik ve kültürlerarası karşılaşma boyutlarına dikkat çekildi. Şam’da Emevî devletinde kâtip olarak çalışan Yuhannâ ed-Dımeşkî ve Theodor Ebû Kurra gibi son Doğu kilise babalarıyla yapılan münazaraların, özellikle Hz. İsa–Logos tartışmasının sıfat teorisinin erken gelişmesinde rol oynadığı ifade edildi. Bu bağlamda kelamın bir ideoloji olduğu, bunun olumsuz bir nitelik taşımadığı, şehirlerin (Şam, Basra, Kûfe, Bağdat) düşünce tarihindeki belirleyici rolü anlatıldı. Erken dönemde kelam-ı nefsî/lafzî ayrımının henüz bulunmadığı, bu ayrımın bir asır sonra İbn Küllâb ile ortaya çıkacağı, İmam-ı Azam’ın ise bunun ilk kodlarını verdiği belirtildi.

Metin okumasına “Lam yazal ve lâ yazâlu bi-esmâihî ve sıfâtihî ez-zâtiyyeti ve’l-fi’liyyeti” ibaresiyle başlandı. Zâtî–fiilî sıfat ayrımının ilahi değil insani bir tasnif olduğu, sıfat şemalarının âlimden âlime değiştiği, aynı kavramların farklı içeriklerle kullanılabildiği vurgulandı. Allah’ı konuşurken zat, sıfat, fiil ve isim kavramlarının ayrıştırılması gerektiği anlatıldı. Zat, “min haysu huve huve” idrak alanımızın dışında olup ancak sıfat, isim ve fiiller üzerinden ve selbî yolla bilinebilir. Sıfatlar soyutlama yoluyla elde edilen tümel kavramlardır, isimler dış dünyadaki somut varlığa işaret eder ve sıfatlar isimlerden çıkarılır (Er-Rezzâk isminden rızık verme sıfatı gibi). Fiil ise Allah’ın evrenle kurduğu eylemsel ilişkiye karşılık gelir. Zâtî sıfatlar (hayat, kudret, ilim, kelam, sem’, basar, irade) ile fiilî sıfatlar (tahlîk, inşâ, ibdâ’, sun’) sayıldı; lam yezel ifadesinin ezelilik ve ebedilik kalıbı olduğu, isim ve sıfatların sonradan ortaya çıkamayacağı, zaman kategorisinin Allah için geçerli olmadığı ve mahiyetin bi-lâ keyf ilkesiyle bilinmeden bırakıldığı açıklandı. Ebû Hanîfe’nin “Allah ilmiyle âlimdir ve ilmi ezelde O’nun sıfatıdır” ifadesinin, sıfatların ezelî olduğunu ancak mef’ûllerin (nesnelerin) mahluk olduğunu ortaya koyduğu belirtildi.

Sıfat teorisinde Ehl-i Sünnet ile Mu’tezile arasındaki ayrışma ayrıntılandırıldı. Mu’tezile’nin Allah hakkında yalnızca değilleme (tenzih) diliyle konuşulabileceği, sıfatları zata nispet ederek “Allah âlimdir ve ilmi zâtıdır”, sıfatların ayrı bir varlık olarak kabulünün teaddüd-i kudemâ sorununa yol açacağını savunduğu, Ehl-i Sünnet’in ise sıfatların zatla birlikte ezelî gerçeklikler olduğunu savunan realist tutumunu benimsediği anlatıldı (Mu’tezile nominalizmi). Mu’tezile’nin bu soyutlayıcı tutumu nedeniyle “Muattıla” ithamına maruz kaldığı, ancak bu tutumun teşbih ve tecsime karşı tevhidi korumaya yönelik olduğu belirtildi. Mu’tezile’ye göre zatın dışına çıkan fiil, irade ve kelam sıfatlarının mahluk olduğu ve “Kur’an mahluktur” tezinin bu teorinin zorunlu sonucu olduğu, nübüvvetin de kelam sıfatının sonucu sayıldığı açıklandı. Hocamız, mezhepsel aidiyetleri paranteze alarak düşünce tarihine etkisi bakımından yaklaşmak gerektiğini söyledi. Mu’tezile’nin Zerdüştler, Hristiyanlar ve dehrîlerle sahada mücadele eden, er-Redd türü eserler yazan, tercüme hareketi ve Kindî gibi isimlerle Yunan kavramlarına karşılık arayan kültürel bir meydan okuma olduğu, bu nedenle “küffarla savaşırken üzerine bulaşan kan yüzünden cemaatle namaza alınmayan kişiler” metaforuyla tasvir edildiği, tarih sahnesinin “gizli öznesi” olduğu vurgulandı. Ehl-i Sünnet’in gücünün ise ana caddeye katılan tali yolların alüvyonunu kendi yatağına taşıması, yani Mu’tezile’nin teorilerini içerip geliştirmesi olduğu belirtildi. Bundan dolayı ehl-i sünnet, ayrıştırıcı değil birleştirici bir güce karşılık gelir.

Dersin son bölümünde Halku’l-Kur’ân meselesi metin üzerinden işlendi. Kur’an’ın mushaflarda yazılı, kalplerde (zihinlerde) ezber, dillerde okunan ve Peygamber’e indirilen oluşunun, lafzımızın, yazımızın ve okumamızın ise mahluk olduğunun, buna karşılık Allah’ın zatındaki kelam sıfatının mahluk olmadığının vurgulandığı aktarıldı. Hz. Musa, Firavun ve İblis kıssalarının Kur’an’da yer alması “ihbar” cihetiyle açıklandı. Ezelî kelamın verdiği haber ezelî, haberin konusu olan tarihî olay ve Hz. Musa’nın kelamı ise mahluktur. Cehm b. Safvân’ın Mu’tezile’den önce Kur’an’ın mahluk olduğunu savunan ilk kelamcı olduğu, görüşlerinin bedelini canıyla ödediği ve Ahmed b. Hanbel’in er-Redd ‘ale’l-Cehmiyye ve’z-Zenâdıka’sındaki “Cehmiyye”nin bu görüşü savunan Cehm ve takipçileri olduğu belirtilerek ders tamamlandı.