İDE Akademi | Klasik Akaid ve Kelam Metinlerini Yeniden Düşünmek

Prof. Dr. Osman Demir, İDE Akademi’nin bu yılki “Tesisü’l-Ulum” üst başlığıyla yürüttüğü Mütefekkir programının açılış panelinin ardından gerçekleşen bu ilk dersinde, İslam düşüncesinin temelini oluşturan kurucu metinlerle kurduğumuz ilişkinin mahiyetini ele aldı. Metinlerle bağımızın yalnızca epistemik bir bilgi aktarımından ibaret olmadığını, aksine varoluşsal ve ontolojik bir zemin inşa ettiğini belirten hocamız, “Klasik Akaid ve Kelam Metinlerini Yeniden Düşünmek” olan seminer başlığının felsefi altyapısını izah etti. Kur’an ve hadis gibi asli kurucu metinlerin etrafında şekillenen İslam düşüncesinin, tarihsel süreçte her ilim dalı için kendine has kurucu metinler ürettiği vurgulandı. Yirmi sekiz haftalık bu uzun soluklu programda sadece Ehl-i Sünnet’in (Eş’arî ve Mâtürîdî) kurucu eserlerinin değil, kelamın asıl kurucusu olan Mu’tezile’nin (Zemahşerî, Kâdî Abdülcebbâr), Şia’nın ve Hariciliğin metinlerinin de okunarak mukayeseli bir perspektif sunulacağı belirtildi. Özellikle kelam ilminin sistematik olarak henüz teşekkül etmediği ilk iki asra ait akaid metinlerinin, Allah’ın kelamı gibi “kutsal metinler” olarak görülemeyeceği; bunların bütünüyle dönemin sorularına ve krizlerine cevap üretmek gayesiyle yazılmış “doktriner metinler” olduğu gerçeği dersin ana çerçevelerinden birini oluşturdu.

Dersin ağırlık merkezini, Mâtürîdîliğin ve İslam düşüncesinin en önemli kurucu metinlerinden biri olan ve İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye nispet edilen “el-Fıkhu’l-Ekber” teşkil etti. Prof. Dr. Demir, klasik dünyada eser telif etme kültürünün günümüzdeki masa başı yazarlığıyla veya makale formatıyla kıyaslanamayacağını; bu eserin aslında Ebû Hanîfe’nin Kûfe’de bir cami revakında talebelerine verdiği derslerin ve yöneltilen sorulara verdiği cevapların sonradan temize çekilmesiyle (Tebyîz) oluşmuş bir “ders notu” hüviyetinde olduğunu detaylandırdı. Bir metni doğru anlamanın mukaddimesinin “düşünceyi coğrafyaya ve mekâna indirmek” olduğunu ifade eden hocamız, el-Fıkhu’l-Ekber’i hakkıyla kavrayabilmek için onun Kûfe’deki tarihsel, siyasi ve itikadi bağlamını bilmenin zorunlu olduğunu anlattı. Metni dönemin şartlarından soyutlayarak bugünün zihniyle okumanın bizleri radikal bir anakronizm tehlikesine sürükleyeceği, bu yüzden fikirlerin boşlukta değil, daima belirli bir kültürün ve sorunlar yumağının içinde üretildiği gerçeğinin unutulmaması gerektiği vurgulandı.

Akaid metinlerinin yapısal analizine inildiğinde, eserdeki kısa doktriner cümlelerin arkasında dille silinmiş, metinden hazfedilmiş “gizli muhatapların” bulunduğuna bilhassa dikkat çekildi. Metinde doğrudan isimleri zikredilmese de o dönemin satır aralarında Kaderiyye’nin, Cehm bin Safvân’ın, Müşebbihe’nin, Mürcie’nin ve Hristiyan teolojisinin eleştirildiği ifade edildi. Prof. Dr. Demir, bir doktrini savunma hedefi taşıyan kelam metinlerinin bu refleksten dolayı bir “Apoloji” (Savunma/Defans) ve “Negatif Teoloji” karakteri taşıdığını belirtti. Derste, asırlar süren uzun ilmi tartışmaların metne nasıl yansıdığını anlatmak için oldukça akılda kalıcı olan “menemen metaforu” kullanıldı. İhtilaflı meseleler etrafında yapılan derin müzakereler ve getirilen karşıt deliller sonucunda ulemanın üzerinde uzlaştığı bir konunun, akaid metnine sadece tek ve kesin bir dogma (“Menemen soğanlı olur, nokta”) şeklinde yansıdığı; dolayısıyla arka plandaki o devasa felsefi çarpışmayı bilmeden o tek satırlık cümlenin anlaşılamayacağı izah edildi.

Klasik metinlerle kurulan toksik ve ayrıştırıcı ilişkilere de felsefi bir eleştiri getiren hocamız, “Yeniden Düşünmek” (Rethinking) eyleminin temel amacının, metni yanlış anlamalardan (Sebr ve Taksim yöntemiyle) arındırmak ve onu günümüz zihin dünyasına sağlıklı bir biçimde taşımak olduğunu söyledi. İnsanları birleştirmesi gayesiyle inzal olan metinlerin, tarih boyunca nasıl fırkalara ve ötekileştirmeye zemin hazırladığı tartışıldı. Metnin okunmasına “Aslu’t-Tevhid” ilkesiyle başlanırken, İslam’ın tevhid inancının genel bir monoteizmden ibaret olmadığı; Allah’ın zatını, sıfatlarını, fiillerini ve isimlerini idrak etmeyi gerektirdiği belirtildi. Bu bağlamda düşünce tarihindeki en büyük paradigmatik kırılmalardan birinin, ilk dönemlerdeki mekan ve yön içeren “Somut Tanrı” tasavvurundan, kelamcıların (özellikle Mu’tezile ve Cehm bin Safvân’ın) bedeller ödeyerek savunduğu “Soyut Tanrı” tasavvuruna geçiş olduğu vurgulandı. Yüce Allah’ın bizzat değişmez (Lem yezel ve lâ yezâl) olduğu, ancak insanoğlunun Tanrı imajının dönemin şartlarına ve bilgi teorilerine göre sürekli değiştiği gerçeği detaylıca masaya yatırıldı.

Son bölümde, metne dışarıdan bir anlam dayatarak “operasyon yapma” tehlikesine çarpıcı bir kelami örnek verildi. El-Fıkhu’l-Ekber’de geçen “Kader, hayır ve şerrin Allah’tan olduğu” inancının, modern dönemdeki özgür irade (Free will) tartışmaları veya David Hume’un kötülük problemi (Teodise) ekseninde yorumlanmasının ciddi bir tarihsel hata olacağı belirtildi. O dönemde bu ilkenin, iyiliği bir tanrının (Ahura Mazda), kötülüğü ise bambaşka bir tanrının (Ehrimen) yarattığını savunan düalist inançlara (Mecusilere) karşı İslam’ın mutlak “Yaratmada Tevhid” ilkesini korumak amacıyla formüle edildiği hatırlatıldı. Prof. Dr. Osman Demir, kelam ilminin kendi içine kapalı bir şekilde değil bizzat “karşılaşmalarla” ve sorunlarla doğduğunu; dolayısıyla dini ve felsefi metinleri kendi tarihi bağlamı, polemikleri ve kurucu coğrafyası içinde keşfetmemizin İslami ilimleri yeniden tesis etme yolunda en kritik adım olacağı teziyle bu verimli dersi tamamladı.