Prof. Dr. Mehmet Görmez hocamız, İslâm Düşüncesinde Rahmânî Ahlâk Tasavvuru dersinde adalet ile rahmet arasındaki ilişkiyi, rahmâniyet kavramını ve esmâî ahlâkın esaslarını ele aldı. Rahmânî ahlâkın adalet, insan onuru, sorumluluk ve ıslah ilkelerini birlikte kuşattığını vurgulayan hocamız, şu hususlara değindi:
- Adalet, hak sahibinin hakkını korumayı ve insan onurunu gözetmeyi gerektirir. Ancak adaletin yalnızca kötülüğe aynıyla karşılık vermek şeklinde anlaşılması, kötülüğün ortadan kalkmasını sağlamayabilir. Rahmânî ahlâk, adaleti vazgeçilmez bir hak ilkesi olarak korurken kötülüğün çoğalmasını önlemeyi ve ıslah imkânını gözetir. Kısasın gayesi de yalnızca karşılık vermek değil, hayatı korumak ve öldürmenin yayılmasını önlemektir.
- Kur’ân-ı Kerîm’de, “إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ” (Nahl, 16/90) buyurularak adalet ve ihsan birlikte zikredilmiştir. Adalet ile ihsan birbirini tamamlamakla birlikte farklı ilkelerdir. İhsan, îsâr ve infak rahmânî ahlâkın önemli unsurlarıdır. Rahmânî ahlâk, mağdurun hakkını korurken failin insanlık onurunu da gözetir. Fakat şu da unutulmamalıdır ki affetmek kişinin kendi hakkıyla ilgilidir; başkasının hakkı üzerinde tasarrufta bulunmak anlamına gelmez. Affın temel ölçüsü ıslaha hizmet etmesidir. Nitekim “فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ” (Şûrâ, 42/40) ayeti, affetmek ile ıslah arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Adalet tarafsızlığı, rahmet ise insanların şartlarını ve durumlarını gözetmeyi gerektirir.
- Rahmâniyet, Allah’ı tanımanın temel ufkudur. Yalnızca bir duygu değil, varlığı kuşatan bir ilkedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “الرَّحْمَٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَىٰ” (Tâhâ, 20/5) buyurulmuştur. Bu ayet, tekvîn ile tenzîl arasındaki ilişki dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Allah’ın “وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ” (A‘râf, 7/156) buyurması, rahmetin bütün varlığı kuşattığını gösterir. Rahmâniyetin ardından Kur’ân’ın öğretilmesinin, insanın yaratılmasının ve beyanın zikredildiği “الرَّحْمَٰنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ خَلَقَ الْإِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ” (Rahmân, 55/1-4) ayetleri de insanın yaratılışını ve ifade imkânını rahmâniyet çerçevesinde düşünmeye imkân verir.
- Rahmâniyet insan-insan ilişkisinin temelini oluşturur. Rahim ve rahmet arasındaki anlam ilişkisi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Sıla-i rahim, yalnızca kan bağı değil, insanlar arasında sorumluluk doğuran bir değer ilişkisidir. Rahmâniyet aynı zamanda peygamberliğin gayesi, nebevî ilişki dilinin temel niteliği ve insanın adalet, sorumluluk ve tövbe bilincinin önemli bir boyutudur.
- Rahmâniyet, insanın bütün kainata karşı taşıdığı emanet sorumluluğunu da kapsar. Varlığı yalnızca sahip olunacak bir mülk olarak görmek, insan ile tabiat arasındaki ilişkinin bozulmasına yol açar. Emanet bilinci ise varlığı korumayı ve onunla merhamet temelinde ilişki kurmayı gerektirir. Rahmâniyetin bir diğer boyutu da varlığı yalnızca fayda açısından değil, güzellik ve anlam bakımından değerlendirmeyi gerektiren rahmânî estetiktir.
- Varlığa yalnızca nesneler bütünü olarak bakmak (eşyâî bakış) ile onu Allah’ın isimlerinin tecellileri açısından değerlendirmek (esmâî bakış) arasında fark vardır. Esmâî bakış, varlığın kendi dilince Allah’a yönelen ve tesbih eden bir boyuta sahip olduğunu dikkate alır. Her zerrede O’nun esmâsının tecellilerini görür. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Göklerde ve yerde bulunanlar, ister istemez O’na teslim olmuşken ve O’na döndürülecekken, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar?” (Âl-i İmrân, 3/83), “Otlar ve ağaçlar O’na secde ederler.” (Rahmân, 55/6) ve “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihini anlayamazsınız. O, halîmdir, çok bağışlayıcıdır.” (İsrâ, 17/44) buyurularak varlığın teslimiyetine ve tesbihine işaret edilmiştir.
- Esmâî ahlâk, Allah’ın esmâ-i hüsnâsını Kur’an ve sünnet bütünlüğü içinde anlayarak bu isimlerin insana yüklediği kulluk bilincini, ahlâkî sorumlulukları ve kazanılabilir erdemleri belirleyen; insanın niyetini, karakterini, davranışlarını ve kurumlarını bu doğrultuda dönüştürmeyi amaçlayan bir ahlâk kuramıdır. İnsanın kendisine, diğer insanlara ve varlığa bakışını şekillendiren bu anlayış; mârifet, ubûdiyyet, taalluk, tahalluk, emanet ve rahmet unsurları üzerinden ele alınır.
- Burada Tâhâ Abdurrahman’ın yaklaşımı oldukla mühimdir. Zira onun yaklaşımında “taalluk”, Allah’ın isimlerini tanımayı ve onlarla ilişki kurmayı; “tahalluk” ise bu ilişkinin insanın ahlâkına ve karakterine yansımasını ifade eder. İlâhî isimleri bilmek ve zikretmek tek başına yeterli değildir. Bu bilginin insanın davranışlarında ve ilişkilerinde karşılık bulması gerekir. Bu bakımdan taallukun tahalluka dönüşmemesi, esmâî ahlâk açısından önemli bir meseledir.
- Kur’ân-ı Kerîm’de, “وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ فَادْعُوهُ بِهَا” (A‘râf, 7/180) buyurularak Allah’a güzel isimleriyle dua edilmesi istenmiştir. Fahreddin er-Râzî, dua ile esmâ-i hüsnânın kuşatılması arasında ilişki kurarak ilâhî isimlerin ahlâkî hayattaki karşılığı üzerinde durur. “وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ” (Kasas, 28/77) ayeti, Allah’ın ihsanının insana başkalarına iyilikte bulunma sorumluluğu yüklediğini gösterir. “وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلَا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ” (Nûr, 24/22) ayeti de ilâhî mağfiret ile insanın affediciliği arasındaki ilişkiye dikkat çeker.
- Kur’ân-ı Kerîm’de, “أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللَّهَ يَرَىٰ” (Alak, 96/14) buyurulmuş; ihsan hadisi de insanın Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmesini, O’nu görmese bile Allah’ın kendisini gördüğünü bilmesini istemiştir. Bu bilinç, insanın davranışlarından sorumlu olduğunu unutmamasını gerektiren şehadet ahlâkının temelidir. Bununla birlikte, “لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ” (Şûrâ, 42/11) ayeti, Allah ile insan arasındaki ontolojik farkı ortaya koyar. Her ilâhî isim insanda aynı biçimde ve ölçüde karşılık bulmaz. Esmâî ahlâk, ilâhî isimlerle ilişki kurarken insanın kulluk konumunu ve sorumluluklarını esas alır.
- Hz. Peygamber’in “إِنَّ اللَّهَ رَفِيقٌ يُحِبُّ الرِّفْقَ” hadisi, Allah’ın rıfkı sevdiğini bildirir. Rıfk, muhatabın şartlarını gözetmeyi, gereksiz sertlikten kaçınmayı ve insanı incitmeden iyiliğe yöneltmeyi gerektirir. “إِنَّ اللَّهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ، الْكِبْرُ بَطَرُ الْحَقِّ وَغَمْطُ النَّاسِ” hadisi ise Allah’ın güzelliği sevdiğini bildirmekte, kibri hakkı reddetmek ve insanları küçümsemek olarak açıklamaktadır. Bu hadisler, ilâhî isimlerle ahlâkî tutumlar arasındaki ilişkiyi gösterirken insana tevazu, rıfk ve güzellik bilinci kazandırmayı amaçlar.
- Esmâî ahlâk meselesi, İslâm düşünce geleneğinde farklı eserler üzerinden ele alınmıştır. İmam Gazzâlî’nin “el-Maksadü’l-Esnâ fî Esmâillâhi’l-Hüsnâ”, Fahreddin er-Râzî’nin “Levâmiʿu’l-Beyyinât”, Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nin “el-Emedü’l-Aksâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ ve Sıfâtihi’l-Ulyâ”, Kurtubî’nin “el-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ”, Konevî’nin “Şerhu Esmâi’l-Hüsnâ”, Beyhakî’nin “el-Esmâ ve’s-Sıfât” ve Hattâbî’nin “Şe’nü’d-Duâ” adlı eserleri bu alandaki temel kaynaklar arasında yer alır. Bu eserler, ilâhî isimlerin anlaşılması ve insanın ahlâkî hayatındaki karşılıklarının değerlendirilmesi bakımından önem taşır.

